Denize varmaktır amacı nehrin
Yine bir 2 Temmuz geldi ve geçti. Türkiye yakın tarihinin en canavarca katliamlarından biri olan ve 2 Temmuz 1993’te Sivas’ta memleketimizin yetiştirdiği çok değerli şairlerin, sanatçıların, aydınların, gençlerin gerici bir güruh tarafından yakılarak katledilmesi ve bunun, dönemin iktidarı başta olmak üzere herkes tarafından seyredilmesi tarihe “Sivas katliamı” veya “Madımak katliamı” diye geçti.
13. yüzyılda Güney Fransa’da epey yayılan ve Katolik kilisesi tarafından sapkın ilan edilen Katar mezhebine karşı Kuzeyli baronlar kilise ile işbirliği içinde haçlı seferi başlatmışlardı. Herhalde kendi sınırları içinde çıkılan ilk haçlı seferiydi bu. Haçlı kuvvetleri 1209’da Béziers kentini almış, Katar mezhebi mensupları ve kent ahalisinden pek çok kişi kentin kilisesine sığınmışlardı. Herhalde haç taşıyarak sefere çıkanların bir kiliseye zarar vermeyeceklerini düşünmüşlerdi. Yanılmışlardı. Sorumlular aralarında bulunan papalık temsilcisi Arnaud Amalric ’e, “Hepsi bir arada. Sapkınları gerçek Hıristiyanlardan nasıl ayırt edeceğiz?” diye sordular. Amalric’in yanıtı, “Siz hepsini öldürün. Tanrı kendi kullarını tanıyacaktır” oldu. Haçlı Ordusu alevler içindeki Béziers’de binlerce insanı öldürdü. Dini taassubun her zamanki gibi toprak ele geçirme açgözlülüğüyle iç içe geçtiği katliamlar dizisi sürdü gitti.
Pir Sultan Abdal Şenlikleri için gittikleri Sivas’ta, kaldıkları Madımak Oteli’nde herkesin gözleri önünde yakılarak katledilen şairlerimizden, sanatçılarımızdan, aydınlarımızdan, gençlerimizden söz ederken ortaçağ Fransa’sına niye uzandığımı sorabilirsiniz.
Birincisi, aradaki 780 yıllık mesafenin iki ucunda aynı karanlık söz konusu olduğu için... İkincisi, Temmuz 1993’te Halk Oyuncuları tiyatrosu olarak, Mine Kırıkkanat ’ın “Gülün Öteki Adı” adlı eserinden yola çıkarak Ali Berktay ’ın yazıp sahneye uyarladığı, benim de sahneye koyduğum, Nâzım Hikmet ’in Şeyh Bedreddin Destanı ile Fransa’nın güneyindeki Katar mezhebine karşı yapılan katliamın hikâyesini iç içe geçiren “Dünyaya Atılan Çığlık” oyununu sergilemek üzere Avignon’daydık. Topluluk Türk, Fransız ve Oksitan oyunculardan oluşuyordu. (Oksitanya, Güney Fransa topraklarının önemli bir bölümünü kapsayan, kendine has bir kültürü ve dili -Oksitanca- olan ve ortaçağda Katar mezhebine kucak açan bölgedir.) 3 Temmuz’da festivalde prömiyer yapacaktık. Sonra katliam haberi kor gibi düştü içimize. Oyunda anlatılan engizisyon karanlığı kendi ülkemizde dikilivermişti karşımıza.
Kuşkusuz en acısı da böyle göz göre göre yapılan ve hem yerel hem ulusal düzeydeki iktidar sahipleri, yetkililer tarafından seyredilen bir katliamın neredeyse cezasız kalmasıydı. Bazen soruyorum kendime, vicdanlarımız ne zaman nasırlaştı, ne zaman alıştık her şeyi kanıksamaya, ne zaman sindik bu kadar kabuklarımızın içine diye.
12 Mart döneminde mahkemede cezam kesinleştikten sonra sevk edildiğim Adapazarı Cezaevi’nde ne zaman kendimi biraz bezgin, biraz yorgun hissetsem, Hasan Hüseyin Korkmazgil’ in bir şiiri yetişirdi imdadıma. Yazıyı “Nehirler Aka Aka” adlı o şiirden dizelerle noktalamak istedim: “Görüyorum ki, bir an önce varmak istiyorsun oraya./ Gerginsin/ kıpır kıpırsın, soluk soluğasın, yay gibisin ey yolcu/ coşkunluğun ne güzel, öfken ne güzel/ Sana selam, sana saygı ey yolcu/ Fakat düşündün mü yolunun uzunluğunu?/ Neler var yolunun üstünde, düşündün mü?/ Koşar-adım aşabilecek misin şu dağı, geçebilecek misin/ bu hızla şu beli, tırmanabilecek misin bu solukla şu sırtı?/ (...) Derim ki sana:/ Nehirler boyu git/Nerelerde ve niçin durgundur nehirler,/ nerelerde ve niçin hırçındır nehirler,/ nerelerde ve niçin mendereslidir,/ nerelerde ve niçin çağlayanlı ve de çavlanlıdır nehirler,/ gözlerinle gör, duy kulaklarınla/ Gör ve duy ki, nasıl varır nehirler denizlere/ Derim ki sana:/ Denize varmaktır amacı nehrin, denize varmak, ey yolcu...”
“Ağlanacak hale gülmek” deyişi yakında yasaklı sözler tanımına alınır mı bilinmez.
Taş yere düştü deriz de yerçekiminden pek bahsetmeyiz.
İBB davaları sürüyor, İmamoğlu 9 Temmuz’da ne olacak, operasyon mu var diye soruyor.
Türkiye Cumhuriyeti’nin ve Cumhuriyet Halk Partisi’nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk, emperyalizme karşı yürüttüğü Kurtuluş Savaşı’nı kazanıp Cumhuriyeti kurduktan sonra, Ankara’yı Türkiye’nin başkenti yaptı.
Silivri’de, “dört kişilik casusluk örgütü” iddiasının duruşmasındayım. Bu kumpasın en önemli nedeninin Tele1’e el koymak olduğu süreç boyunca net şekilde görüldü.
Avrupa Komisyonu’nun üç üyesi Kaja Kallas, Marta Kos ve Magnus Brunner, NATO zirvesi öncesinde geçen hafta Ankara’daydı
Yine bir 2 Temmuz geldi ve geçti.
Başlıktaki sorunun dolaylı yanıtlarını aramadan önce, 1949’da kurulan NATO’nun kurucu antlaşması (Washington Antlaşması)nın giriş bölümüne dikkat çekmek gerekmektedir.
Bazı haftalar var, haberleri yan yana koyunca insanın önüne sadece ülkenin gündemi değil, kendi vicdanı da geliyor.
“Dağ başını duman almış; Gümüş dere durmaz akar; Güneş ufuktan şimdi doğar; Yürüyelim arkadaşlar”
Yine bir 2 Temmuz geldi ve geçti.
Yine bir gündönümü geldi. 21 Haziran...
2000 yılında katıldığı bir konferansta, meslektaşlarının içinde bulunulan dönemi hâlâ Holosen diye adlandırmakta ısrar etmelerine tepki gösteren Nobel ödüllü atmosfer kimyacısı Paul Crutzen, artık o dönemin geride kaldığını vurgulayarak “Antroposen çağındayız!” dedi.
Tiyatro oyunlarının süreleri epey zamandır tartışılan, iletişim araçlarındaki inanılmaz dönüşümle birlikte iyice gündemi işgal eden bir konu...
Benim tiyatro yaşamımda Bursa’nın özel bir yeri vardır.
Toplumsal çürüme giderek toplumsal dağılmaya dönüşmeye başladı.
Son dakikayı kaçırma!
Haberin tamamlayıcısı: Telegram kanalımızdan anlık bildirim, sosyal medyadan gün boyu özetler.
