Sanatın hakikati: İki durak
Geçen hafta sanat dünyasında dolaşan üç ayrı haber, birbirinden bağımsız görünse de aynı sorunun etrafında dönüyordu. Bir şey ne zaman gerçek sayılır, ne zaman sahte olur ve bu ayrımın bugün hâlâ bir karşılığı var mı?
Yapay zekâ ile üretilen görüntüler çoğaldıkça sanatın “otantik” dediğimiz zemini daha kırılgan bir hale geliyor. Ticaret, algoritmalar, sosyal medya ve gösteri kültürü de buna eklenince geriye kendini sürekli yeniden tanımlayan tedirgin bir alan kalıyor.
İlk haber ünlü pop yıldızı Lady Gaga’yı ilgilendiriyor. 14 Mayıs’ta Apple Music’te yayımlanan “Mayhem Requiem” konser filminin tanıtımı için paylaşılan görsel kısa sürede büyük bir tartışmayı alevlendirdi.
Paylaşılan görselde, Lady Gaga’nın yüzü eriyen bir mum gibi betimlenmişti. Bu paylaşım ilk bakışta güçlü ve dramatik bir imgeden öteye geçmese de izleyicilerin asıl takıldığı şey imgenin kendisi değil, nasıl üretildiği oldu.
Eserin yapay zekâ ile üretilmesi büyük tepki topladı. Pürüzsüz yüzey hissi, yumuşak ışık, plastik hissi veren dokular gibi belli görsel ipuçları, bir imgenin yapay zekâ olduğuna ilişkin güçlü birer kanıt oluşturuyor. İnsanlar bunu neredeyse otomatik olarak “AI estetiği” diye okuyor.
Apple ve Lady Gaga konuyla ilgili bir açıklama yayınlanamadı. Ancak açıklama olmaması bile konuşmanın parçasına dönüştü. Asıl mesele biraz da burada. Beğeni refleksi artık eskisi kadar statik değil. Bir görsele bakarken onun estetik ve teknik özelliklerinin yanı sıra nereden geldiğini de sorguluyoruz. Bu ayrım, anlık ve neredeyse bilinçaltı seviyesinde gerçekleşiyor.
Marina Abramović'in Gallerie dell'Accademia'daki "Transforming Energy" sergisi (6 Mayıs – 19 Ekim) bu tutumun en görünür örneği. Sergi, sanatçının 80. yaşını işaretliyor ve onu, 1817'de kurulan müzenin solo sergiyle ağırladığı ilk yaşayan kadın sanatçı yapıyor. Abramović'in bir röportajda söyledikleri belki de bu Bienal'in özeti: "İzleyici sadece bakmaktan iyice bıkmış durumda; çok daha doğrudan bir deneyim istiyor, özellikle de gençler."
Bu doğrudanlığı kurmak için tasarlanan eşik oldukça kesin. Galeriye telefon sokmak yasak, izleyiciye ortam sesini kesen kulaklıklar veriliyor ve sanatçı en az üç saat kalınmasını istiyor. Sergide "Transitory Objects" (Geçici Nesneler) ismini verdiği, kuvars ve ametist gibi Venedik mozaik geleneğinde de kullanılmış doğal kristallerle gömülü taş yataklar ve yapılar var. İzleyicinin bunlara uzanmasını, oturmasını önemsiyor.
Abramović bu tutumunda yalnız değil. Arjantin pavyonunda Matías Duville pavyon zeminini tuz ve kömürle dolduruyor; izleyicilerin adımlarıyla iş aşınıyor, dönüşüyor.
Dolaşım, eserin bir parçası haline geliyor. Giardini'deki Merkez Pavyon'un girişinde ise Otobong Nkanga, Venedik dokusunu hatırlatan tuğlayla giydirdiği modernist sütunların üzerlerine cam terraryumlar, kil saksılar ve ahşap arı evleri asmış. Bitkilerin, sergi boyunca sütunları yavaş yavaş ele geçirmesi bekleniyor.
İki hikâye farklı yerlerden geliyor ama aynı noktada birleşiyor. Bir görüntü artık kendi varlığıyla ikna edici değil. Üretilmesi kolay, düzenlenmesi sınırsız, kopyalanması an meselesi olduğu için bakma eylemi de değişmiş durumda.
Görsel güçlü mü zayıf mı tartışmasından çok onun hangi araçla üretildiğini anlamaya çalışan bir bakış var artık. Estetik beğeniyle teknik kuşku aynı anda çalışıyor. Bir görüntüye bakarken sadece içeriğini değil, üretim metotlarını de okumaya çalışıyoruz.
Venedik Bienali’nde görülen işler bu yüzden ters bir refleks gibi duruyor. Görüntünün kendisini devre dışı bırakmaya çalışan, onu fotoğrafa çevirmeyi zorlaştıran, hatta bazen olanaksız hale getiren işler.
Tam da bu yüzden artık daha farklı bir arayışımız var: Sanatın karşısında durmak ve onunla aynı mekânda bulunmak. Ekranda görünenle yetinmemek. Çünkü artık görmenin kendisi, olup biteni anlamayı garanti etmiyor.
Son dakikayı kaçırma!
Haberin tamamlayıcısı: Telegram kanalımızdan anlık bildirim, sosyal medyadan gün boyu özetler.
