Vazgeçilmez bir Ege durağı Barbaros Köyü
Urla’ya ya da Çeşme’ye doğru direksiyon kırdığımda, neredeyse refleks haline gelmiş bir durak Barbaros Köyü benim için. Bazen sadece bir kahve içmek için, bazen festival zamanına denk gelmek için, bazen de köyün sessiz ama derin hikâyesini yeniden hatırlamak için...
Barbaros’a her gidişimde aynı hissi yaşıyorum: Burası hiçbir yere benzemiyor. Biraz yürümenizi, biraz oturmanızı biraz da acele etmeden yerel halkla sohbet etmenizi istiyor. İlk bakışta sade görünen sokakların, taş evlerin ve bahçelerin arkasında güçlü bir köy belleği var.
İlkbaharla birlikte köyün ritmi de değişiyor. Bahçeler uyanıyor, otlar çıkıyor, sofralar hafifliyor. En sevdiğim yanı da bu zaten. Barbaros’ta mevsim gerçekten hissediliyor. Takvim değil, toprak belirliyor hayatı.
Köy meydanında oturup çay içmeden, sokak aralarında dolaşıp kapı önlerinde sandalyelerde oturan amcalara ve teyzelere selam vermeden Barbaros anlaşılmaz. Ben genelde arabayı köyün girişinde bırakıp yürümeyi tercih ediyorum. Çünkü burada yürümek, bir yerden bir yere gitmekten çok, köyün ritmine karışmak demek.
Artık ülkenin dört bir yanından ziyaretçi çeken köydeki Oyuk Festivali’ne yılda bir kez mutlaka uğrarım. Fırsat buldukça da yakın dostumuz, fonksiyonel tıbbın Türkiye’deki kurucusu Mustafa Atasoy’u ziyaret ederim. Barbaros’ta yarattığı organik çiftlik ve üretim alanı, tıp çalışmalarını doğayla buluşturduğu çok özel bir örnek. Barbaros’ta pek çok şey gibi burası da gösterişsiz ama derin.
Barbaros’un güzelliği çoğu zaman yüksek sesle konuşmamasında gizli. Burada müthiş yetenekler, sanatçılar, üreticiler var ama çoğu ortalıkta görünmez. Sanatçı Selda Güleç gibi... Susam üretir, özel sofralar kurar; iş dünyasında başarılı ama köyde mütevazı bir hayatı seçmiş daha pek çok insan gibi. Barbaros için parlamaktan çok kök salmayı tercih edenlerin yeri diyebilirim.
İlkbahar Ege’de hep güzeldir ama bazı yerlerde başka türlü yaşanır. Barbaros Köyü onlardan biri. Ne turistik köy etiketine sığar ne de içine kapanık bir kırsal nostaljiye... Barbaros yaşayan, üreten, konuşan ve hatırlatan bir köydür. Özellikle baharda.
Barbaros’a girer girmez, köy meydanına varmadan solda Bahar’ın Kahvesi karşılar sizi. Burası sadece bir kahve değil, köyün nabzını tutan bir durak. Sabah çayı, öğleden sonra sohbeti, festival zamanı koşuşturması... Bahar’ın Kahvesi’nde oturup geleni geçeni izlemek, Barbaros’u anlamanın en kestirme yollarından biri.
Biraz ilerlediğinizde meydan açılıyor. Sağda solda selamlar, kapı önlerinde sandalyeler, ayaküstü sohbetler... Barbaros hâlâ samimi bir karşılamanın, merhabanın karşılık bulduğu köylerden. Yabancı olmak rahatsızlık değil, merak uyandırıyor.
Barbaros’u gerçekten tanımak istiyorsanız bazı duraklar şart. Bakkal Süleyman, köyün yaşayan hafızalarından biri. Yol sorarsınız, bir ürün sorarsınız, köyün dününü, bugününü dinlersiniz. Daha mütevazı ama bir o kadar samimi bir durak da Yıldız Kafe, yani Süleyman’ın Yeri.
Muhtar da mutlaka tanışılması gereken isimlerden. Barbaros’ta muhtar resmi bir makamdan çok, günlük hayatın içindeki bir figür.
Köy meydanında Çağdaş’ın Kahvesi var; babasından devralmış, kız kardeşiyle birlikte işletiyor. Burası kuşaklararası sürekliliğin canlı bir örneği. Barbaros’ta kahveler sadece oturulan yerler değil, köyün sosyal damarları.
Köy girişinde bir de Mimas Kafe&Sanat Evi var. Yanındaki Mimas Emlak’la birlikte köye sofistike ama yerel bir dokunuş katmış. Sergiler, küçük buluşmalar ve sakin ama nitelikli molalar... Barbaros’ta estetik bağırmıyor, kendini sessizce hissettiriyor. Köyün tarihini gerçekten merak ediyorsanız Mimas’ın sahibi Aşkın’ı bulun. Köy fırınında, eski kapıların hikâyesini de ondan dinlersiniz. Hangi ev kimindi, hangi kapı nereden geldi, hangi gelenek neden sürüyor? Aşkın, Barbaros’un adeta ayaklı kütüphanesi.
‘Kısır düğün’ ve gelin-damat yürüyüşleri
Barbaros’un en neşeli geleneklerinden biri ‘kısır düğün’ü çok severim, çok eğlencelidir. Yılda birkaç kez yapılır; bu düğün için evlenmeye gerek yoktur. Ortada gelin yoktur, damat da... Ama düğün vardır. Davul vardır, oyun vardır; herkes evinde ne pişirdiyse getirir. Sofra uzadıkça uzar. Saatler çoğu zaman sabahı bulur.
Bir de gelin-damat yürüyüşleri vardır. Bazen günde iki kez, at sırtında gelin ve yöresel kıyafetleriyle damat köy içinde dolaştırılır. Bu yürüyüşler hem bir seyirliktir hem de Barbaros’un kendiyle dalga geçebilen mizah duygusunun göstergesidir. Gelenek burada ciddiyetle değil, neşeyle yaşatılır.
Oyuk Festivali, köy dilinde bostan korkuluğuna verilen ‘oyuk’ adından doğdu. Bugünse Barbaros’un imzası. Köy sokakları her yıl temalı korkuluklarla bir açık hava sergisine dönüşüyor; mizah, yaratıcılık ve yerel eleştiri iç içe geçmiş.
Festivalin gücü, köyün içinden doğmuş olmasında yatıyor. Dışarıdan dayatılmış bir turizm organizasyonuna dönüşmedi henüz. Barbaros’un kendini anlatma biçimi... Bu nedenle büyüse de ruhunu kaybetmez ve dünya ölçeğinde iyi bir örnek bence.
Barbaros’ta yemek menü meselesi değil, mevsim meselesidir. İlkbaharda otlar çıkar, zeytinyağı başrole geçer. Ev yemekleri, börekler, salatalar... Sofralar aceleyle kurulmaz, aceleyle toplanmaz. Oraya gidenler misafirdir; ‘müşteri’ olarak görülmez. Köyden ayrılırken çoğu kişinin elinde küçük bir torba olur: Zeytinyağı, yabani otlar, ev yapımı reçeller...
Barbaros’u farklı kılan en temel özelliklerden biri, kadınların hayatın merkezinde olması. Bahçede üretilen ürünü çoğu zaman kadınlar satıyor, sofrayı onlar kuruyor, festivalin yükünü onlar taşıyor. Köyde üretimden misafir ağırlamaya kadar kadın emeği görünür ve belirleyici.
Bu, sloganlarla ilan edilmiş bir ‘kadın köyü’ durumu değil. Yıllar içinde doğal biçimde oluşmuş bir denge. Barbaros’ta kadın olmak, geri planda kalmak değil; hayatı düzenleyen olmak demek.
Barbaros Köyü ziyaretçilerine şunu hatırlatıyor:
Kalkınma bazen büyümek değil, yerinde kalmayı becerebilmektir. Turizm bazen daha çok turist değil, doğru misafir demektir. Ve kadın emeği, desteklenen değil; hayatı yönlendiren bir güçtür.
Barbaros’a giderseniz gezmeye değil, dinlemeye gidin. Bahar burada bir süs değil; doğal halidir. Belki de bu yüzden Barbaros, vazgeçilmez bir Ege durağıdır.
Yolunuzun üzerindeki başka güzel köylere de uğrayın
Barbaros’tan ayrıldıktan sonra civarda başka güzel köyler keşfetmek isteyenler için önereceğim ilkbaharda sevdiğim birkaç köy daha var. Bunlar sadece gezilecek değil, hissedilecek yerler.
Birgi, Ödemiş: Tarihle iç içe olma halini en doğal biçimde yaşatan köylerden. Taş evleri, ahşap kapıları ve dar sokaklarıyla her mevsim etkileyici ama ilkbaharda daha anlamlı. Sokaklarında yürürken acele etmek mümkün değil; her köşe başı, insanı durduruyor. Her uğradığımda başka bir ayrıntı, başka bir hikâye kalıyor aklımda. Güçlü mutfağı da bu belleğin bir parçası; yerel yemekler, ev tadı ve mevsimsel ürünler Birgi’yi sadece gezilecek değil, hissedilecek bir yer haline getiriyor. Burada dolaşmak, geçmişe dokunmaktan çok onunla yan yana yürümek gibi.
Kozbeyli, Foça: Kozbeyli’ye daha girmeden manzara insanı durdurur; çoğu zaman arabayı kenara çekip birkaç dakika sessizce bakmak istersiniz. İlkbaharda ne kalabalık bunaltır ne de ıssızlık hissi verir, tam olması gerektiği gibi. Meydandaki kahvecilerden birinde oturup kahvenizi yudumlarken Foça’ya doğru açılan manzarayı izlemek, acele etmeden sohbet etmek zamanı yavaşlatır.
Kösedere Köyü, Karaburun: Rüzgârı, denizi ve dağlardan gelen ot kokularıyla Kösedere ilkbaharda bambaşka olur. Kösedere’ye her gidişimde ilk hissettiğim şey rüzgârdır; denizden gelen serinlik, dağlardan inen ot kokularıyla karışır. Karşıda Midilli Adası yakın olduğu için radyodan da Yunanca bildik parçalar eşlik eder yolculuğuma. Benim için bu rota mutlaka Eylen Hoca Köyü’nde durup keçi peyniri almakla başlar. Mavi Boncuk Gurme’de yediğim her tabak, mevsimin gerçekten ne olduğunu hatırlatır; otlar taze, zeytinyağı sade ama güçlüdür. Yemeğin ardından hemen kalkmam, meydanda biraz oyalanırım. İnsanların gelişini gidişini izlemek, kısa sohbetlere karışmak ve acele etmeden oturmak Kösedere’yi gerçek
Son dakikayı kaçırma!
Haberin tamamlayıcısı: Telegram kanalımızdan anlık bildirim, sosyal medyadan gün boyu özetler.
