Sağlıkta yapay zekâ eşitsizliği artıracak
Türkiye’de bin kişiye yaklaşık 2.4 doktor düşüyor. OECD ortalaması ise 3.9. Hemşire ve ebe sayısında fark daha da büyük: Türkiye’de bin kişiye yaklaşık 2.9 hemşire ve ebe düşerken OECD ortalaması 9.2.
Bir hekim yılda ortalama 4 bin 300- 4 bin 400 hastaya bakıyor. OECD ortalaması ise yaklaşık 1560. Bunun sonucu olarak hastalar, bazı branşlarda aylar sonrasına randevu bulabiliyor; muayeneler ise çoğu zaman 5-10 dakikaya sıkışıyor.
İktidar, “sağlıkta dönüşüm” iddiasıyla milyarlarca dolarlık yatırımla 27 şehir hastanesi yaptırdı. Ancak yüksek kira ve hizmet bedelleri nedeniyle kamu bütçesine uzun vadeli yük oluşturan bu hastaneler açılırken birçok küçük devlet hastanesi kapatıldı ya da işlevsizleştirildi.
Kent merkezlerinden uzakta kurulan dev hastanelerde uzun nöbetler, sağlıkta şiddet, performans sistemi, düşük ücretler ve uzman hekimlerin özel sektöre ya da yurtdışına yönelmesi nedeniyle büyük bir kriz yaşanıyor.
Yalnızca Türkiye’de değil, dünyada da sağlık sistemleri alarm veriyor. Doktor ve hemşire açığı büyüyor. Nüfus yaşlanıyor. Kronik hastalıklar artıyor. Devletlerin sağlık harcamaları her yıl yükseliyor.
Mevcut sistem giderek sürdürülemez hale geliyor.
Bu sorunlar sürerken sağlıkta şimdi bambaşka bir tartışmanın eşiğindeyiz.
Yakın bir gelecekte doktora gitmeden önce telefonlarımızdan şu tür uyarılar alacağız:
“Kalp krizi riskiniz yükseliyor.”
“Alzheimer hastalığına yakalanma ihtimaliniz arttı.”
“Pankreasınızda yıllar sonra ortaya çıkabilecek bir sorun için erken önlem alın.”
Birçok uzman, önümüzdeki 5 ila 10 yıl içinde yapay zekânın radyoloji, patoloji ve laboratuvar analizlerinde hekimlerden daha hızlı sonuç üreteceğini öngörüyor.
Yapay zekâyla birlikte genetik testler, uzaktan sağlık hizmetleri, evden takip sistemleri ve kişiye özel kanser tedavilerinin öne çıktığı yeni bir model kapıda. Bu modelin merkezine ise “önleyici sağlık” yerleşiyor.
Koç Sağlık Grubu Başkanı Erhan Bulutcu, bu gelişmeleri çok yakından izleyen bir hekim. Geçen günlerde yaptığımız sohbette sağlıktaki büyük paradigma değişimini anlattı.
Bulutcu, tanıdan tedaviye, hastane yapılanmasından sigorta sistemine kadar her şeyin değişmekte olduğunu söylüyor. Gelecekte hastaların büyük bölümünün uzaktan izleneceğini, yapay zekâ destekli sistemlerle değerlendirileceğini ve mahalle ölçeğindeki küçük sağlık merkezlerinde tedavi edileceğini belirtiyor.
500-800 yataklı büyük hastanelere duyulan ihtiyacın azalacağını; bu yapıların daha çok kanser, organ nakli, ileri cerrahi ile salgın, deprem ve savaş gibi olağanüstü durumların merkezi haline geleceğini ifade ediyor.
Özel sağlık sigortacılığının da değişeceğini şöyle anlatıyor:
“Bugün sigortalar büyük ölçüde tedavi masraflarını karşılıyor. Gelecekte ise ‘değer bazlı sağlık’ adı verilen yeni modeller öne çıkacak. Sigorta şirketleri yalnızca yapılan işlemlere değil, elde edilen sonuca ödeme yapacak. Hangi hastanede komplikasyon daha az? Hangi merkez daha başarılı? Hangi doktorun sonuçları daha iyi? Tüm bunlar dijital verilerle ölçülecek.”
Bulutcu’ya göre yapay zekâyla birlikte sağlık hizmetlerine erişim artacak. Özellikle dijital hayata alışkın gençler açısından bu dönüşüm daha kolay olacak.
Ancak bana göre yeni paradigmanın ipuçları, sağlıkta görünmeyen bir sınıfsal ayrışmaya işaret ediyor.
Anlatılan modele göre düşük gelirli yurttaşlar daha düşük standartlı sağlık hizmetlerine yönelirken yüksek gelir grupları daha nitelikli ve gelişmiş sistemlere erişebilecek.
Türkiye’nin önünde işte böyle bir yol ayrımı bulunuyor.
Bir yanda teknoloji sayesinde sağlık hizmetlerine erişimin artması ihtimali var. Diğer yanda ise sağlık hizmetlerinin giderek daha fazla ticarileşmesi riski büyüyor.
Sorun teknoloji değil. Sorun, teknolojinin kimler için ve hangi amaçla kullanılacağı.
Eğer kamu sağlık sistemi güçlendirilmezse...
Eğer yeni tedavilere erişim yalnızca ödeme gücüne bırakılırsa...
Eğer koruyucu sağlık hizmetleri toplumun tamamına ulaştırılmazsa...
Yapay zekâ sağlıkta devrim yaratırken eşitsizlikleri de büyütebilir.
Sağlık temel bir kamusal haktır. Bu hak piyasanın insafına bırakıldığında kaybedenler her zaman yoksullar olur.
Asıl mesele hastalıkları erken teşhis etmek değildir.
Asıl başarı, o teknolojilerden emeklinin de asgari ücretlinin de kırsalda yaşayan yurttaşın da yararlanabilmesidir.
Bütün enerjisini muhalefeti yok etmeye adayan iktidar bu gerçek sorunları görür mü?
Ankara’yı günler öncesinden “yasak kente” çeviren iki günlük NATO zirvesini geride bıraktık.
Pek az insan kendi geçmişini anlatırken adil olur.
Tezim şu: Dünyada siyasi ve askeri gerginliğin kasıtlı olarak tırmandırıldığını düşünüyorum, bu yeni durumdan ülkelerde demokrasi gerilerken askeri harcamalar artıyor, otoriter rejimler güçleniyor ve savaş şirketleri görülmemiş kârlar elde ediyor ve halk yoksullaşıyor.
NATO’nun Ankara zirvesi geldi, yüzlerce tutuklunun üzerinden geçerek gitti.
20. yüzyılın ilk yarısında emperyalizmin ve sömürgeciliğin dünyadaki öncüsü Britanya İmparatorluğu idi.
Türkiye’de bin kişiye yaklaşık 2.4 doktor düşüyor.
İktisat öğretisinin, kapitalist sistem ve serbest piyasa ekonomisi bağlamında “makro” ve “mikro” ekonomi başlıkları altında yapılan iki tanımlaması vardır.
NATO zirvesi için Ankara’da kurulan o devasa sahne, bana Romain Gary’nin “Onca Yoksulluk Varken” romanını hatırlattı.
Türkiye’de bin kişiye yaklaşık 2.4 doktor düşüyor.
Avrupa Komisyonu’nun üç üyesi Kaja Kallas, Marta Kos ve Magnus Brunner, NATO zirvesi öncesinde geçen hafta Ankara’daydı
Avrupa, tekstil atıklarından kurtulmanın yolunu arıyor.
Türkiye’de siyasi gündemin herkesi çok yorduğu malum.
Türkiye’nin kaotik gündemine günlerdir bir de nafaka tartışması eklendi.
Türkiye içeride bitmek bilmeyen siyasi hesaplaşmaların, yargı tartışmalarının ve günlük polemiklerin içinde yönünü kaybetmiş durumda.
Son dakikayı kaçırma!
Haberin tamamlayıcısı: Telegram kanalımızdan anlık bildirim, sosyal medyadan gün boyu özetler.
