O güzel atlara binip gittiler
Kanada’nın resmi sloganı “Bir denizden öteki denize”dir: A mari usque ad mare! İncil’deki bu Latince deyiş, doğuda Atlas Okyanusu’ndan başlayıp kocaman bir kıtayı kaplayan ülkenin batıdaki Pasifik Okyanusu’na ulaşmasını anlatır. St. Johns kentini Victoria’ya bağlayan 7 bin 800 km’lik karayolu denizi denize ulaştırır. Bu uzun yolu aşmak pek çok Kanadalı için yaşamlarında bir ilke imza atmak gibidir. Bir kısmında araç sürmüş bulunan Cumhuriyet yazarınız ise Alberta eyaletinde Ghost River civarından geçerken büyülenmiştir.
Bir nehir yatağı hayal edin, yaygın ve mendereslerle dağılmış. Bir tarafı dağ yamacı. Sabah erken saatlerde, sisli puslu ve galiba ısınan havayla yükselen nehir buhurdanıyla zenginleşmiş pastoral tablo! Nehir kıyısında suları sıçratıp yelelerini savurarak bütün kaslarının gerginliğini, tazeliğini ve gençliğini ta uzaktan gördüğünüz vahşi yılkı atları koşuyor, nereye bilinmez. Hepsi arkalarında su zerrecikleri savuruyor.
Asfaltın kenarına çekilip bu muhteşemliği seyre dalan yazarınızın soluğu kesilir, vahşi atlara hayran kalır. Oysa Alberta’nın aklı fikri tarlasının mahsulünde olan çiftçisi atlardan nefret eder; elinde filinta tüfeği, bıraksalar ateşleyecek. Zira çiftçi hasılatı düşünür, haklıdır. Ama doğa da haklıdır; doğa bizim böyle üreyip çoğalacağımızı bilemezdi, atları da saldı çayırlarına...
Alberta rakamları ilginç; yeşilci ve çevreci sivil örgütlerin katkısıyla iki yıl evvel 1178 adet olan yılkı atı nüfusu bu yıl 2 bin 75 adete ulaşmış.
Çiftçi telaş içinde. Bunlar maazallah artarsa çayır çimende ineklere ot kalmayacak, koyunlar sütsüz, arılar aç susuz olacak, ağaçlar kuruyacak diyorlar. Bilimsel olarak tümüyle yanlış. Oysa doğa en iyi nüfus kontrol memurudur, bıraksalar her şey hallolur. Şimdi Alberta’daki tartışma şu: Atları vuralım, rahat edelim! 1930’ların Amerika’sından acıklı bir gerçeği bize anlatan romancı Horace McCoy’un daha sonra filmi de çekilen, “Atları da Vururlar” eseri aklımıza geliyor böyle deyince. Türk edebiyatının unutulmaması gereken yazarı Abbas Sayar’ın da bir eseri vardı. “Yılkı Atı” romanında, besleyemediği Doru adlı bir atı vahşi doğaya bırakmıştı sahibi. Doru tek başına kışı geçirmişti; bahar gelince pişman olan sahibi tekrar onu almak isteyince o özgürlüğü seçti.
Alberta’nın atları özgürlüğe koşarken bu eyaletin siyaseten yanlış yerde kurgulanmış “özgürlük arayışı” da devam ediyor.
Alberta’nın aşırı sağa kadar uzanan muhafazakâr siyasal yapısı sürekli olarak Kanada Federasyonu’ndan ayrılmayı bir tehdit sopası gibi gösterip durur. Trump’ın sırt kaşıyan sözlerinden yüreklenip ve tabii cahil cesaretiyle yine “Ayrılalım, gidip ABD’ye bağlanalım, 51. eyalet olalım” demeye başladılar. Maverick Parti adındaki aşırı sağ parti bunun bayraktarı. Türkiye büyüklüğündeki 4 milyon nüfuslu Alberta’da iktidarda olan sağcı hükümet de bu aşırılığa göz yumuyor. 350 bin kadar imza toplandı ve referanduma gidelim dendi. Kamuoyu yoklamaları ayrılıkçıların kazanamayacağını gösterse bile asıl büyük “tokat” bir mahkemenin kendi halinde sessiz, sakin ama görevini hukuk ve hak-adalet anlayışıyla yapan hâkiminden geldi.
Federasyon kurulurken anayasal olarak “ilk millet” olarak adlandırılan İniut yerli halkının, hani Türkçemizde Kızılderili diye adlandırılan halkın topraklarıdır burası, yüzde 80’i onlarındır. “Siz kimin toprağını kime veriyorsunuz” dedi hâkim. Referandum hukuken tartışmalı hale geldi. Bir çare bulur bunlar, gün gelir yine Trumplaşırlar! Olanlar, 18. yüzyılda Prusya Kralı Frederick’e direnen değirmencinin “Berlin’de hâkimler var” diye hak aramasını anımsatıyor. Alberta atlarının yaşam hakkını da çevreciler arıyor! Yaşar Kemal’in “Demirciler Çarşısı Cinayeti” romanında sözüne başlarken bize anımsattığı o güzel atlara yazık olmasın diye... “O iyi insanlar, o güzel atlara binip çekip gittiler. Demirin tuncuna, insanın piçine kaldık...”
Son dakikayı kaçırma!
Haberin tamamlayıcısı: Telegram kanalımızdan anlık bildirim, sosyal medyadan gün boyu özetler.
