Bir evin odalarına sığdırılanlar
"Evin, boş mu hafif mi yoksa dolu ve ağır mı olmayı sevdiğini merak ediyordu. Yerler üzerine basılmasından hoşlanıyor muydu? Duvarlar gıdıklanıyor muydu? Acı hissediyor muydu?"
“Manevi Değer”de (Sentimental Value), Nora'ya (Renate Reinsve) altıncı sınıftayken bir nesnenin ağzından yazması için verilen hikâye ödevi, filmin hemen girizgâhında tüm ihtişamıyla bize bakan bir evin, sırf bir "nesne" olmadığının haberini veriyor. Başlangıçta, pek çok filmde olduğu gibi evin bir mekândan daha fazlasını ifade ettiğini düşünüyor, öykünün birçok temasına ev sahipliği yaptığını sanıyoruz.
Ancak zaman geçtikçe, tarih tekerrür ettikçe evin duvarlarına sinen travmaların, acıların ve duyguların her bir bireye sinsice işlediğini fark ettikçe, bu evin ana karakterlerden biri olduğunu anlıyoruz. Evet, “Manevi Değer”de birkaç kuşağın yaşadığı bu ev aynı zamanda filmin bir karakteri. Ve Nora, Gustav ve Agnes, onun yalnızca bir türlü çıkaramadığı sesi haline geliyorlar.
Joachim Trier, açılışın peşi sıra bizi filminin bugünkü Nora'sıyla tanıştırıyor. Çıkmak üzere olduğu bir tiyatro sahnesinin hemen öncesinde sinir krizi geçiren bir oyuncu Nora ve birazdan birlikte olduklarını öğreneceğimiz arkadaşının tokadıyla kendisine gelerek performansını gerçekleştirebiliyor. İlkin, bunun alelade bir sanatsal kaygı olduğunu düşünüyoruz haliyle. Zaten alkışlardan, çok iyi bir oyuncu olduğunu da fark ediveriyoruz. Fakat bölümlere ayrılmış -belki de odacıklara- hissi uyandıran ekran karartmayla yapılan bir geçişten sonra eve geri döndüğümüzde, Nora'nın içsel kaosunun nedeni açığa çıkıyor. Annelerinin ölümünden sonra yaşamlarına "geri dönen" babaları, Ingmar Bergman'ın “Autumn Sonata”sının (Güz Sonatı) edasıyla, Agnes (Inga Ibsdotter Lilleaas) ve Nora'nın yerindeymiş gibi görünen yaşamlarını bir çırpıda yerle bir ediyor.
Babaları Gustav (Stellan Skarsgård), kariyerine ara vermiş ünlü bir yönetmen. Evin asıl sahibi olarak orada bir film çekeceğini ve Nora'nın da başrolde oynamasını istediğini söylüyor. Nora, kendilerini yıllar önce terk eden ve yaşamlarında neredeyse hiç olmayan babasını affedemeyen bir kadın olarak teklifi reddediyor. Ancak bu ret, Nora'nın yıllar önce yazdığı öyküsünde şaşırtıcı bir biçimde kullanmadığı o kelimeyi, "kavga”yı ve babasının eve ilişkn söz ettiği o "kusurlu çöküşü" yaşamlarına yeniden sokan bir kırılma haline geliyor.
Bu andan sonra Agnes ve Nora'nın, çocukluklarında ebeveynleriyle geçirdikleri sınırlı sürede, "bir soba borusu”yla kurdukları iletişim, yıllar sonra yine soba borusundan gelen seslerden farksız oluyor. Yine ilk kez soba borusuyla öğreniyorlar geri dönüşünü ve yine, "göründüğü gibi" ailevi neden, doğum ya da ölüm değil; aslında Gustav'ın kişisel kariyeri aracı oluyor bir araya gelmelerine. Ve yavaş yavaş, Trier'in öyküsünün göz kamaştırıcı vinyetlerine yerleştirdikleri ortaya çıkmaya başlıyor.
Yıllar boyu bu eve miras kalanlar, zamanın aşındırdıkları, götürdükleri, getirdikleri, ölüm ve yaşamın yalnızca bir aile için değil, bir ev için de ifade ettikleri, trajedi ve mutluluk, sanatsal ifade ile yalnızlığın yıkıcılığı, boğuculuğu bir araya geliyor bu odalarda. Böylelikle, tarih ve hafıza yardımıyla ve ev aracılığıyla, önce Nora'yı, ardından Agnes'i, sonra da Gustav'ı anlamaya başlıyoruz. En yürek burkan tarafı da bellek, imgeler sayesinde onların birbirini anlamaya başlamasıyla oluyor.
Sanılmasın ki birbirlerini anlamaya başlamaları, aralarındaki iletişimi soba borusundan ileri taşısın. Bilakis, kadraja yerleşen her an, geçici olmayacağını hissettiğimiz yalnızlıklarının, tümüyle kapatılamayacağını duyumsadığımız uzaklıkların temsili oluyor. Sürekli arkası karartılmış bir planda, belli belirsiz yüz aydınlatmasıyla görüyoruz karakterlerimizi. Veya birbirlerinin yüzlerinin iç içe geçtiğini ama hiçbir zaman "bir" olamadıklarını…
Ve o, dimağımızda buruk bir his bırakan, kapanıştan sonra da uzun süre etkisini devam ettiren final… Önce, yönetmen babanın görmeyi sevdiği gibi "gözlerle" anlatıyor geçmişi, kavgaların açtığı yaraları, iyileşmeyi ve affetmeyi. Yine onları tam anlamıyla bir araya getirmeden, birbirlerini kucaklamalarına fırsat vermeden, sanatın yara sarma halini vurguluyor fakat bu ailedeki "sınırlılığına" dikkat çekiyor. “Manevi Değer”de sinema, bir aileyi, çocukluğun yüklerini, hatta içi yenilenen o evi de -yapabildiğince- tedavi ediyor. O evde salınan ruhlar ise filmin dilinde buluyorlar şifalarını.
Manevi Değer'i, MUBI Türkiye'de izleyebilirsiniz.
Son dakikayı kaçırma!
Haberin tamamlayıcısı: Telegram kanalımızdan anlık bildirim, sosyal medyadan gün boyu özetler.
