‘Hiç yazmamış olmayı ve yeniden yazabilmeyi isterdim’
Mahir Ünsal Eriş ’in yeni romanı, tam adıyla ‘Mehmet Nüvid Bey’in Harikalar Lügati’nin 17 Haziran’da raflarda olacağı haberini duyar duymaz Doğan Kitap’ı arıyorum. Romanı yayımlanmadan okuyup sonrasında da uzun süredir Londra’da yaşayan yazarla söyleşi yapabileceğimi öğreniyorum. Romanın daha ilk sayfalarında Nüvid Bey’in “Kalk, Nemika seni bekler” cümlesiyle birlikte çıkacağı yolculuk karşısında içimi büyük bir merak duygusu kaplıyor. Bu duygunun benzerini ilk kez ‘Don Kişot’u (Miguel de Cervantes) okumaya başladığımda hissettiğim geliyor aklıma. 99 ‘acayip ve garaib’ hikâye eşliğinde İstanbul’dan Anadolu’ya, oradan Ortadoğu’ya uzanıyoruz roman boyunca. ‘Harikalar Lügati’ bittiğindeyse hikâyelerini tekrar tekrar okumak isteyeceğim ‘ömürlük bir kitap’ olarak başucumda yerini alıyor... Mahir Ünsal Eriş, okurlarının büyük çoğunluğunda şaşkınlığa sebep olacağını düşündüğü romanıyla ilgili sorularımızı yanıtladı.
◊ ‘Harikalar Lügati’ sözlük formatında bir roman. Yanılmıyorsam 10 dil biliyorsunuz. Çeviri yapıyorsunuz. Sözlüklerle ilişkiniz nasıldır?
Çocukluk ve gençliğimin hatırı sayılır bir kısmını ansiklopedi ve sözlük okuyarak geçirdim. Hâlâ da alışkanlığımdır, bir sözlüğü elime aldım mı kolay kolay bırakamam. Rastgele bir sayfasını açar, roman okur gibi okurum. İnternet sayesinde dijital kopyaların da eklenmesiyle sayı katbekat arttı. Sözlük benim için bir sevinç, bir oyundur her zaman. Bu yazdığım ilk sözlük oldu ama son olmayacak. Bir de Halikarnas Balıkçısı sözlüğü hazırlıyorum şimdi bir arkadaşımla.
◊ Eser 1890’lar Osmanlı coğrafyasında geçiyor. O zaman diliminde bir roman yazmanın sizi zorlayan yönleri oldu mu?
Başlıca zorluğu romanın geçtiği dönemde gündelik hayata dair ayrıntıların çoğunlukla Batılılarca kaleme alınmış olması elbette. Batılıların anlatımlarında da bizim dedelerimizin içinde yaşadığı dünya sanki başka bir gezegenle karşılaşılmış gibi tuhaf bir şaşkınlık ve hayretle, son derece oryantalist bir mesafeden anlatıldığı için sahih bilgilere ulaşmak epey zordu. Örneğin kahvaltı sözcüğünün bile kullanılmadığı bir dönem. Ama seyyahların kitaplarında kullandıkları kelime hep kahvaltı. Onlarda var çünkü. Fakat bizde yok. Bu tür ufak tefek yüzlerce, binlerce ayrıntı var diyebilirim.
◊ Romandaki dil günlük yaşamınızda kullandığınız dili etkiledi mi?
Evet, galiba bunun etkisinde biraz kaldım. Roman bittikten sonra da bir süre Nüvid Bey’in kelime dağarcığı peşimi bırakmadı. Eski dili, eski kelimeleri genel olarak çok severim ama gündelik hayatta çok kullanmamaya özen gösteriyorum. Zaten kullansam da pek eskisi kadar alıcısı olmadığını kabul ediyorum.
◊ Nüvid Bey kendi hayat serüveninde Nemika’nın neyin manasını işaret ettiğinin peşine düştü. Yazarken sizin peşine düştüğünüz mana neydi?
Zannederim bizzat mananın kendisiydi. Tesadüfen hayata gelmiş bulunmanın, var olmanın manası üzerine çok kafa yorduğum yaşlardayım. Annemin vefatıyla birlikte bu mesai benim için hız ve yoğunluk kazandı. Bir manası var mı bütün bunların düşüncesi beni bu romanı yazarken epey yolda tuttu diyebilirim. Sanırım ‘Harikalar Lügati’ Nüvid Bey kadar benim de mana arayışımın bir sayfası.
◊ Kitabı bitirdiğinizde ne hissettiniz? Uzun uzun yazmayı sevdiniz mi?
Bunu ifade etmek çok zor. Çünkü son satırı yazdığım anda kapattığım bir ‘iş’ olarak görmedim bu romanı. Hayatımın bir dönemi olarak algılıyorum onu. Bu romanı bana yazdıran ve her aşamada destekleyen güçle, hikâyeleriyle, merak ve sürprizleriyle, karakterleriyle, mucizeleriyle, sesi ve müziğiyle neredeyse gerçeklik kazanan bir hayal dünyasının içinde yaşamaktı. Rüyalarım çok zengin ve büyülüdür. Bu roman da gördüğüm en büyülü rüyalardan biriydi. O yüzden uyansam da aklım hâlâ orada. Yazmak meselesine gelince, kaç sayfa olacağını hiç düşünmeden yazdım. Derdim Nüvid Bey’in hikâyesini bihakkın anlatmaktı. Kavgada yumruk sayılmaz derler, kaç sayfa olduğundan ziyade aldığım keyif ve beni hiç bırakmayan merak duygusuna yoğunlaştım. Çok keyifli bir yazma macerasıydı. Hiç yazmamış olmayı ve yeniden yazabilmeyi isterdim.
‘EN KUTSAL VE EĞİLİP BÜKÜLMEZ DEĞERİN YAŞAM HAKKI OLDUĞUNU DÜŞÜNÜYORUM’
◊ 30’lu yaşlarda ilk kitabınızı yayımladınız. Neydi o dönem sizi yazmaya iten? Nedenler hâlâ aynı mı? Kitabınızın tanıtım metninde “Aşkın, hakikatin peşinde dağlar, tepeler aşılır; aylar, mevsimler geçer” deniyor. Aşkın, hakikatin peşinde sayfalarca yazılır mı?
İçimdeki anlatma iştahı çocukluğumdan beri var olan bir şey. 30’lu yaşlarıma kadar dinledim, izledim, takip ettim, peşinden gittim. Sonra bir mucize oldu ve sanki kâğıt, kalemle o anda tanışmışım gibi anlatmanın başına geçtim. Ondan beri anlatıyorum. Ömrüm yettikçe de anlatacağım sanırım. İlla romanlarla, öykülerle değil belki. Ama muhakkak anlatmanın bir yolunu bulabilmek isterim. Ve evet, aşkın peşinde 952 sayfa roman yazılır.
◊ Hayatta sizin için eğilip bükülemeyecek değerler nedir?
Yaşam hakkının dokunulmazlığı dışında her türlü değerin belli şartlar altında değişiklik gösterebileceğini 50 yıla yaklaşan ömürlük deneyimimle söyleyebilirim. Şair (Turgut Uyar) “Aşkım da değişebilir gerçeklerim de” diyordu. Aşkların, görüşlerin, inançların, yargıların, değerlerin, ideolojilerin, hatta düşmanlıkların bile değişebileceğini gördüm ben de hep. O yüzden en kutsal ve eğilip bükülmez değerin sadece yaşam hakkı olduğunu düşünüyorum.
◊ Fırsat bulmuşken sormak istiyorum; nasılsınız? Yapay zekâ, sosyal medya, savaşlar… Bazen paralel evrene geçmişiz gibi hissettiren günümüz dünyasında günleriniz nasıl geçiyor?
◊ Yıllar önce size en büyük hayaliniz nedir diye soruluyor. Siz de “Bilincimin bir cihaza aktarılmasıyla beden külfetinden kurtulmak” yanıtını veriyorsunuz. Yapay zekâ hayal ettiğiniz makineleşmeyi sağlayabilir mi?
Zannetmiyorum. Yapay zekânın gerçeklik algımızı ciddi şekilde zehirlediğini düşünüyorum. Bir zaman sonra gerçeği yapay zekâ gerçeğinden ayıracak güce sahip olamayacağız muhtemelen. Çünkü gerçeğin sağlamasını yapacağımız araçlar da yapay zekâ temelli olacak. Benim hayalini kurduğum şey biraz daha farklı. Beyin faaliyetinin kopyalanabildiği bir cihaza kendi bellek verilerimizi aktararak bedeni tamamen denklemden çıkarmak, sadece bilinç ve histen ibaret olmak. Nâzım’ın bir asır kadar önce yazdığı gibi “Makinalaşmak istiyorum!”
‘HAYATIMI DEFALARCA YIKIP YENİDEN KURDUM, BU BENİM ADETA HOBİMDİR’
◊ Siz çok kitaplı bir evde büyümemişsiniz. Oğlunuzun (Ethem, 8 yaşında) kitaplarla ilişkisi nasıl?
Oğlum gerçek bir kitap kurdudur. Asla kitapsız sofraya oturmaz, kitap okumadan uyumaz. Biraz boş kalsın, muhakkak bir şeyler okur ya da çizer. Türkçe okumakla henüz biraz mücadele ediyor diyebilirim ama İngilizceyi neredeyse sorunsuz oku- yabiliyor. Geçenlerde benim yazdığım çocuk kitaplarından birini karıştırıyordu. Daha küçükken, çevirdiğim kitaplardan okudukları olmuştu ama bu bambaşka bir sevinçti, o kadar hoşuma gitti ki!
◊ Bu arada ‘ Harikalar Lügati ’ni yazma sürecinde evinizde neler yaşandı? Çalıştığınız saatler uzadıkça ev halkı için zor birine dönüşür müsünüz?
Özellikle son 1,5 aylık kısmı oğlum için çok yıpratıcı oldu. Günde 10-12 saat çalıştığım günlerde babasına çok düşkün olan oğlumun oyun ve ilgi arayışına cevap verememek, onunla meşgul olamamak üzücüydü. Gelinen noktada beni anlayışla karşıladı ve geçenlerde bana yazar olmak istediğini söyledi. Sanırım o açığı kapattık.
◊ Çanakkale, Ankara, İstanbul, Bodrum, Londra… Yaşadığınız yerlerle bağınız nasıldır?
Neredeyse yedi yıldır Londra’dayım artık. Bir sürü şehirde ve bir sürü evde yaşadım, kim bilir daha nerelerde yaşarım. Ben hayatımı defalarca yıkıp yeniden kurdum, bu benim adeta hobimdir. Bu macera boyunca anladım ki insan mekâna değil, zamanına aittir. O zamanın dilini konuşur, onun müziklerini dinler, kıyafetlerini giyer, yaygın kanaatlerine inanır. Körü körüne bağlandığımız, karakterimizin temeli saydığımız şeylerin hemen hepsi bulunduğumuz zamanla doğrudan ilişkilidir. Mekân ya da memleket duygusunun yaratılan bir şey olduğunu düşünüyorum, oysa zaman ya dadevir duygusunun kendiliğinden var olduğuna ve insanı etkisi altında
Son dakikayı kaçırma!
Haberin tamamlayıcısı: Telegram kanalımızdan anlık bildirim, sosyal medyadan gün boyu özetler.
