Dökün bizi yine meydanlara!
Yıllar sonra yine büyük bir heyecanın içindeyiz. Milli futbol takımımız Avrupa şampiyonalarının gediklisi sayılabilir. Ancak konu Dünya Kupası olunca maalesef aynı cümleleri kuramıyoruz.
Türkiye Milli Futbol Takımı bu sahneye üçüncü kez çıktı. İlki 1954’te İsviçre’de düzenlenen turnuvaydı. Ve hikâyesi gerçekten mücadele kadar şans faktörünü de barındırıyor.
1954 Dünya Kupası’na katılmak için rakibimiz İspanya’ydı. İlk maçı 4-1 kaybettik ama rövanşta 1-0 kazandık. O yıllarda gol averajı kuralı geçerli değildi. Bu nedenle tarafsız sahada üçüncü maç oynandı. Roma’daki karşılaşma da 2-2 sonuçlanınca tribünden çağrılan Franco isimli çocuğun para atışıyla A Milli Takım bu kupaya katılma hakkı kazandı.
2026 Dünya Kupası 48 takımlı bir turnuva. Ancak bizim ilk kez sahneye çıktığımız 1954’teki turnuva 16 takımla oynanıyordu. Grubumuzdaysa Batı Almanya, Macaristan gibi güçlü takımlarla birlikte Güney Kore vardı. O yılların formatı gereği bu grupta Türkiye sadece Batı Almanya ve Güney Kore’yle karşılaştı. Batı Almanya karşısında 4-1 mağlup olduk ama Güney Kore’yi de 7-0 gibi tarihi bir skorla geçtik. Son maçta rakibimiz yeniden Batı Almanya oldu. Bu karşılaşmada 7-2 mağlup olduk ve 3’üncü olarak turnuvaya veda ettik. Bu turnuva bize bir üst turu getirmedi ama tarihi anlarla doluydu. İlk Batı Almanya maçının henüz ikinci dakikasında ağları havalandıran Suat Mamat, Türk futbol tarihine geçti; Dünya Kupası’nda ülkemizin ilk golünü atan isimdi artık.
1954’te sahneye ilk kez çıktık ama bir daha çıkmak için tam 48 yıl bekleyecektik. 2002’de Güney Kore ve Japonya’nın ev sahipliği yapacağı turnuvaya katılmak için rakiplerimiz İsveç, Slovakya, Makedonya, Moldova ve Azerbaycan’dı. Bu aşamayı 21 puanla ikinci sırada tamamladık ve play-off oynamaya hak kazandık. Rakibimiz olan Avusturya’yı deplasmanda 1-0, İstanbul’daysa 5-0 mağlup ederek bileti cebimize koyduk.
Bu turnuvada C grubunda bulunan millilerimizin rakipleri turnuvanın favorisi Brezilya (zaten şampiyon da oldu), Kosta Rika ve Çin’di.
İlk maçımızı 3 Haziran’da Brezilya’yla oynadık. O günlerde yaşanan heyecanı kelimelerle ifade etmek çok zor. Maç öğlen 12.00’deydi. Okullarda, işyerlerinde televizyonlar kuruldu. Hayat durmuş gibiydi. Bu maçta öne de geçtik, Hasan Şaş turnuvadaki ilk golümüzü Brezilya ağlarına gönderdi. Ancak maçın sonunu getiremedik. 2-1 mağlup olduk ve Alpay Özalan’la Hakan Ünsal kırmızı kart gördüler. İkinci maçımızda rakip Kosta Rika’ydı. Geriye düşsek de beraberliği yakaladık ve 1-1’lik skorla şansımızı sürdürdük. Son maçımızda da Çin’i 3-0 mağlup ettik. Gruptan çıkmayı garantileyen Brezilya da formalite maçında Kosta Rika karşısında galibiyeti kazanınca (5-2) millilerimiz grup ikincisi olarak yoluna devam etti.
Son 16 turundaki ilk rakibimiz ev sahiplerinden Japonya oldu. Miyagi’de oynanan maçın 12’nci dakikasında Ümit Davala’nın kafa golüyle 1-0 öne geçtik ve bu skoru maç sonuna kadar korumayı başardık. Çeyrek finaldeki rakibimiz turnuvanın (bizim gibi) sürprizlerinden Senegal oldu. Osaka’da oynanan maçın normal süresi 0-0 bitti. Uzatma devreleri yeni başlamışken 94’üncü dakikada İlhan Mansız altın golle maçı bitirdi. Türkiye adını dünyanın en iyi 4 milli takımı arasına yazdırdı. Aradan geçen 24 yıla rağmen bu golü televizyonda ya da herhangi bir sosyal medya platformunda görünce ben hâlâ o inanılmaz coşkuyu yaşıyorum. Yine bir liseli gibi evin koridorunda bilinçsizce koşup, duvarları yumruklayıp, bu inanılmaz sevinci o anı paylaştığım insanlara sarılarak kutlamak geliyor içimden. Eminim o maçı seyredenler de benim gibi hissediyordur. Ben bu maçtan sonra yerimde duramamış, Kadıköy’den Taksim’e gidip insan seline katılmıştım. Arada o gün Taksim’de çekilmiş videolar da düşüyor önüme. 7’den 70’e Tarkan’ın marşıyla dans eden, tezahürat yapan tüm o kalabalığın ortak sevinci sanki bambaşka bir ülkenin yansıması gibi gözümün önünden geçip geride bir hüzün bırakıyor. Bu, yaş almak mı yoksa daha derin bir özlem mi, tek başıma karar veremiyorum.
Bu duygu selinin ardından yarı final mücadelesini iple çekmeye başlamıştım. Turnuvanın ilk maçında arşılaştığımız favori Brezilya bu kez final yolundaki rakibimizdi. Ancak yarı finali kaybettik, Brezilya 1-0’lık skorla finale yükseldi, Almanya karşısında da 2-0 kazanarak kupayı evine götürdü.
Finalden bir gün önceyse milli takımımız bir diğer ev sahibi Güney Kore’yle 3’üncülük maçına çıktı. Turnuva tarihinin en erken golünü (10,8 saniye) attığımız bu maçtan 3-1 galip ayrıldık ve bronz madalyayı boynumuza taktık.
2002 Dünya Kupası futbolsever bir nesil için bambaşka bir rüyaydı. Tekrarını yaşamamız için 24 sene beklememiz gerekecekmiş, o günlerde bilmiyorduk. O zamanlar bir sonraki turnuvada şampiyon olacakmış gibi hissediyorduk. O turnuvaya ve takip edenlere hiç katılamadık bile. Ama şimdi yeniden o sahnedeyiz. Bu turnuva bizi yine Taksim’de ya da Gündoğan’da, Cumhuriyet Meydanı’nda buluşturup kucaklaştırsın. Futboldan bu kadarını beklemek hayalperestlikse varsın öyle olsun!
Son dakikayı kaçırma!
Haberin tamamlayıcısı: Telegram kanalımızdan anlık bildirim, sosyal medyadan gün boyu özetler.
